OSMANLININ SON ASRINDA DİN-DEVLET İLİŞKİSİNE ÖRNEK BİR OLAY

1846-1854 yıllarının şeyhülislamı olan Arif Hikmet bey Efendi, köklü bir Osmanlı ailesine mensup ilmiyle, ameliyle tanınmış , entelektüel Osmanlılardan biridir. Eserleri için bu zatın biyografisine bakılabilir. Medine’de Hz. Muhammed’in türbesine bitişik bir arsayı Hz.Osman’ın torunlarından çok yüksek bir bedelle satın alarak inşa ettirdiği kütüphaneye 7000 civarında yazma eser vakfetmiştir. 1917’de Fahreddin Paşa, Medine’den ” Emanet-ı Mübareke’yi” getirirken tren vagonlarına bu kıymetli yazmaları da yükletmişti ama Şam’da geri gönderilmesi kararı alınınca hepsi Medine’ye iade edildi orada kaldı.

Arif Hikmet Bey Efendi din-devlet işlerini kendine göre formüle edip eyleme geçmiş biriydi. Tanzimat reformlarının birbiri ardına dizildiği yıllarda sadrazamlar yeniliklere dair vükeladan görüş aldıklarında şeyhülislama da ” Siz ne buyuruyorsunuz” diye sorarlarmış. Şeyhülislam da ” Efendim, bize sormayınız, sorarsanız, bizim bir ölçümüz vardır. Ancak o ölçüye göre size cevap verebilirsiniz. Olur ki bu işinize gelmez. O vakit müşkül mevkide kalırsınız” cevabını verirmiş

Aslında Osmanlılar İslam’ın Sünni-Hanefi yorumunun ısrarlı takipçisi olsalar da yüzyıllar içinde çoğu zaman din-devlet ilişkilerini kendilerine göre yorumladılar ve maslahat ne ise ona uydular. Arif Hikmet Bey Efendi’nin hikayesini bilemeseydik de Osmanlı uygulamalarına bakarak daha o zamanlarda dinin devletten ayrılmaya başladığını görebiliriz. Asırlık süreçlerin sonunda devletin dönüştüğü laik Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlının tam aksine kendisinin müşkül mevkide kalacağını bile bile birçok hususta Diyanet Reisini öne sürmeye başladı ki arifane olmayan işlerin hikmetinden sual olunmaz. Bu sürecin sonunu da bizden sonraki nesiller anekdotlarıyla yazacaklardır..